Skip to content

Hz. Muhammed’in Hayatı

Hz. Muhammed’in Hayatı

Hz.Peygamber (s.a) kayıtsız şartsız yeryüzü halkının neseb yönünden en hayırlısıdır. Nesebinin şerefi en yüksek doruk noktasındadır.Buna düşmanları bile şahitlik ederlerdi.Bu yuzden düşmanı olan Ebu Sufyan, Bizans hükümdarının huzurunda bu şekilde tanıklıkta bulunmuştu. En şerefli kavim onun kavmi, en şerefli kabile onun kabilesi ve en şerefli aile onun ailesidir. Habibullah (sav), Mekke’de,Rebi’ül-evvel ayının onkinci Pazartesi gecesi sabaha karşı dünyaya gelmiştir (M.570). Böylece, Hz.Adem’den beri devam edegelen peygamberlik nuru sahibini bulmuş oldu. Babası Abdullah, Peygamberin doğumun dan iki ay önce vefat etmiştir. Annesi Vehb kızı Amine, doğumunda diğer kadınlar gibi eziyet çekmemiş,hatta ağırlık bile hissetmemiştir.Hamileyken, bir gece rüyasında tanımadığı bir kimse gelip;” Sen alemlerin hayırlısına hamilesin;doğduğunda adını Muhammed koy”, diye ikaz bulunmuş;doğum anında da heybetli bir ses duyarak irkilmiştir.Ne zaman ki Muhammed vücuda geldi ;baktım, mübarek  başını secdeye koydu;ellerini kaldırdı, duada bulundu”, şeklinde anlatıyor.Hz. Muhammed (s.a.v) sünnetli doğmuştur.Doğduğunda sırtında ve omuzunda peygamberlik mührü vardı. Continue reading ‘Hz. Muhammed’in Hayatı’ »

GÜNEŞ PİLİ PROJELERİ

2. GÜNEŞ PİLİ PROJELERİ

Güneş Pili Aydınlatma Birimleri

Gün boyunca güneş enerjisinden üretilen elektrik ile akü şarj edilerek, geceleri lamba çalıştırılmaktadır. Güneş pili aydınlatma birimi, 48 W’lık 2 adet güneş pili modülü, 65 Ah-12 V kuru akü ve 20 W’lık PLC lamba, 100 VA gücünde, 12VDC / 220VAC sinüs dalga invertör ve şarj regülatörü birimlerinden oluşmaktadır. Bu birimlerden 2 tanesi Ankara AOÇ Atatürk Evi önünde, 2 tanesi ise Aydın Yenihisar Güneş ve Rüzgar Enerjisi Araştırma Merkezi’nde bulunmaktadır. Continue reading ‘GÜNEŞ PİLİ PROJELERİ’ »

GÜNEŞ KOLLEKTÖRLERİ PROJELERİ

1. GÜNEŞ KOLLEKTÖRLERİ PROJELERİ

Güneş Kollektörleri Test Standı

Ülkemizde kollektör üretimini daha iyiye kanalize etmek ve standard bilincinin oluşmasına yardımcı olmak amacına yönelik olarak EİE Yenilenebilir Enerji Kaynakları Araştırma Parkına bilgisayar destekli bir güneş kollektörü test standı tesis edilmiştir. Türk Standartları Enstitüsü ile yapılan protokol çerçevesinde TS – 3680 standardının ısıl performans deneyleri bu standda gerçekleştirilmektedir. Ayrıca üreticilerin geliştirdikleri ürünler de bu standda ücretsiz olarak test edilmektedir. Continue reading ‘GÜNEŞ KOLLEKTÖRLERİ PROJELERİ’ »

Güneş Enerjisi

Güneş Enerjisi

Güneş ışığı ve yarı iletken silikonun etkileşimi ile artı ve eksi yükler dolayısıyla bir voltaj farkı ortaya çıkar. Metal bağlantılarla iletilen, doğru akım özelliğine sahip, çok sayıda güneş hücresinin tek ünite altında bir araya getirilmesi ile %13-17 verimle 130W’a kadar enerji sağlayabilen güneş panelleri üretilir. Continue reading ‘Güneş Enerjisi’ »

EDEBİ AKIMLAR

EDEBİ AKIMLAR

Bilim alanındaki yeni buluşlar, güney deniz yollarının açılması, matbaanın icadı, orta sınıfın zenginleşmesi, eski Yunan ve Latin eserlerinin yayılması, Batı dünyasında rönesans ve reform hareketlerini başlattı. Rönesans, bilim ve sanatta yeniden doğuş demektir.

Eski Yunan ve Latin eserlerinin önem kazanması hümanizmin doğmasına yol açtı. Rönesans hareketleriyle birlikte edebiyat, sanat ve felsefe alanında yeni gelişmeler ortaya çıktı. Fransa’da şair Ronsard, deneme yazarı Montaigne; İngiltere’de tiyatro yazarı Shakespeare, şair Milton edebiyatta rönesansın mimarlarıdır. Continue reading ‘EDEBİ AKIMLAR’ »

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE EKONOMİSİNİN İZLEDİĞİ YOLLAR

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE EKONOMİSİNİN İZLEDİĞİ YOLLAR:

Cumhuriyet kurulduğu zaman Türkiye, iktisadi açıdan Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı "Duyunu Umumiye" ile karşı karşıya kalan, halkın büyük çoğunluğu fakir ve eğitimsiz, sanayi kuruluşları yok denecek kadar az ve sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı.Devletin hiçbir maddi gücü olmadığı gibi büyük dış borçları vardı.

17 Şubat 1923 te İzmir İktisat Kongresi toplandı Bu Kongrenin ortaya konulan fikirler açısından o dönemin Türkiye ekonomisini yeniden inşa etmede büyük katkıları olmuştur.

Ayrıca, bu dönemde, milli sanayii geliştirmek için Teşvik-i Sanayi Kanunu ile birlikte çeşitli hammaddelerin ithalatını kolaylaştıran gümrük tedbirleri alınmıştır. Milli bankalar kurularak (İş Bankası, Tütüncüler Bankası ve Sanayi ve Maadin Bankası), İstanbul ticaret ve tahıl borsası açılmıştır. Bu dönemde anonim şirketlerin kurulmaları da kolaylaştırılmıştır. Madenler ve sigara üretimi devletleştirilerek milli üretime dönük bir biçimde işletilmeye başlanmış, şeker fabrikaları için teşvik kanunu çıkartılmıştır. Ancak, bu dönemde, devletin en az düzeydeki müdahaleci tutumuna rağmen, özel sektör istenilen gelişmeyi sağlayamamıştır.

1923-29 yılları arasında devlet özel girişimi teşvik etmek için yoğun çaba harcamıştır. Bu amaçla yapılanların başında, devlet tekelleri kurularak daha sonra bunların işletmesini özel sektöre devretmek gelmektedir.

Tüm dünyayı iktisadi açıdan büyük bir çıkmaza sokan 1929 dünya iktisat bunalımı ise liberal iktisat politikalarını izleyen ülkemizi de etkilemiştir. Bu dönemde, Türk parasının değerinin düşmesi sonucu, tarım ürünlerimizin dünya piyasalarında fiyatları düşmüştür Bu sonuç, üretim kapasitesine yapılan ilavelerden çok, geçmişte meydana gelen kapasite boşluklarının kullanılmasının bir sonucudur. Bu dönemde tarımsal üretimde görülen hızlı artış ise, aktif nüfusun savaş sonrasında toprağına geri dönmesinden kaynaklanmıştır.

1930 yılından sonra tüm dünyada, devletçi, müdahaleci ve korumacı politikalara yönelinmeye başlanmıştır. Türkiye de bu doğrultuda hareket ederek, bunalımdan çıkmak ve iktisadi genişlemeyi sağlamak amacıyla çeşitli tedbirler almıştır. Öncelikle, 1930 yılında Merkez Bankası kurulmuş ve Türk Parasını Koruma Kanunu TBMM’de kabul edilmiştir. 1931 yılında ise ithalata kota konulması ve ihracatın denetlenmesi hakkında çıkan kanunla korumacılığın ilk adımları atılmıştır. Yine aynı yıl, Sanayi Kongresi düzenlenmiş, bunu takiben, 1932 yılında iktisadi hayatta devletin denetimini artıran bir dizi kanun çıkarılmıştır. 1933 yılında ise, Sümerbank’ın kurulması ve Mevduatı Koruma Kanunu ile Ödünç Para Verme İşleri Kanunlarının kabul edilmeleri başlıca iktisadi olaylardır. Devlet bu tarihte ilk defa faiz oranlarını belirlemeye başlamıştır.

1930 yılından sonra tüm dünyada, devletçi, müdahaleci ve korumacı politikalara yönelinmeye başlanmıştır. Türkiye de bu doğrultuda hareket ederek, bunalımdan çıkmak ve iktisadi genişlemeyi sağlamak amacıyla çeşitli tedbirler almıştır. Öncelikle, 1930 yılında Merkez Bankası kurulmuş ve Türk Parasını Koruma Kanunu TBMM’de kabul edilmiştir. 1931 yılında ise ithalata kota konulması ve ihracatın denetlenmesi hakkında çıkan kanunla korumacılığın ilk adımları atılmıştır. Yine aynı yıl, Sanayi Kongresi düzenlenmiş, bunu takiben, 1932 yılında iktisadi hayatta devletin denetimini artıran bir dizi kanun çıkarılmıştır. 1933 yılında ise, Sümerbank’ın kurulması ve Mevduatı Koruma Kanunu ile Ödünç Para Verme İşleri Kanunlarının kabul edilmeleri başlıca iktisadi olaylardır. Devlet bu tarihte ilk defa faiz oranlarını belirlemeye başlamıştır.

Devletin iktisadi hayata girişi, doğrudan doğruya devlet işletmeciliğine başlaması, 1934-1938 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile başlamaktadır. Bu plan döneminde, öncelikle, büyük kısmı yabancıların elinde bulunan demiryolları, Tramvay, Tünel Şirketi, Zonguldak Kömür Şirketi, İzmir Telefon Şirketi millileştirilmiş ve kamulaştırılmıştır.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı döneminde toprak reformu yapılarak tarıma teşvik sağlanmış ayrıca hammaddesi yurtiçinde bulunan malları işleyecek sanayi kuruluşları ile devletçe finanse edilmesi mümkün olan kuruluşların kurulmasına öncelik verilmiştir.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının başarılı uygulaması ve hedeflere ulaşılması üzerine 1938 yılında İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlanmıştır. Bu planın uygulanacağı yıllarda II. Dünya Savaşının başlamış olması devletin savaş ekonomisine uygun bazı tedbirler almasına yol açmıştır.

II. Dünya Savaşı dönemine, olası bir tehlikeye karşı savaş ekonomisi uygulanmıştır. Bu çerçevede, hükümete, olağanüstü koşullarda fiyat saptama, özel işletmelere el koyma, zorunlu çalıştırma gibi araçlarla, ekonomiye doğrudan müdahele yetkisi veren 1940 Milli Koruma Kanunu ile, devlet gelirlerini artırmak için Varlık Vergisi Kanunu çıkarılmıştır. Varlık Vergisi Kanunu 1942 yılında gördüğü yoğun tepkiler nedeniyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Savaşın bitmesi ve tüm dünyada liberal politikaların etkin olmaya başlamasıyla birlikte Türkiye’de de bazı değişiklikler olmaya başlamıştır. Çok partili sisteme geçişle birlikte başlayan liberal akım, 1945-1950 yılları arasında, Türk ekonomisinde devlet müdahaleciliğinin belirli sınırlar içinde tutulması ve daha liberal bir ekonomi uygulanması yolundaki girişimleri ön plana çıkarmıştır.

1946 yılında yapılan devalüasyon ile TL’nin değeri yüzde 53,6 oranında düşürülerek 1 Amerikan Dolar karşılığı 2,80 TL olarak kur sabitlenmiştir. Bu dönemde yapılan devalüasyonun nedeni, savaş sonrası uluslararası fiyat düzeylerine ve yeni ekonomi politikalarına uyum sağlayarak ihracatı artırmaktır. Ancak, bu devalüasyon istenilen sonuçları vermemiş, ithalattaki aşırı artışlar, birikmiş olan döviz rezervleri ve daha sonra dış yardımlarla finanse edilerek 1953 yılına kadar sürmüştür. Ancak alınan dış borçların kullanımının sınırlandırılması sebibiyle borçlar üretim olarak değerlendirilememiş ve bizim ekonomimiz açısından büyük katkıları olmamıştır.

Türk ekonomisini dar kalıplardan ve kısır kaynaklardan kurtarmak için 1947 yılında liberal karakterde bir Kalkınma Planı (1948-1952) hazırlanmıştır. Bu planda özel kesime büyük önem verilmiştir. Planın 1948-1952 dönemi için öngördüğü toplam harcama miktarında en büyük payı yüzde 44 ile ulaştırma almıştır. Bu dönemde ulaştırma sektöründe ağırlık verilen kesim demiryollarından ziyade karayolları olmuştur.

Tarım ve tüketim malları sanayine önem veren, özel girişimin öncülüğünü savunan ve dış ticaret ile kambiyo rejimlerinde serbestleşmeyi öngören bu stratejiler, 1947 yılında üye olunan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların görüşleriyle de uyumlu idi. Yine de, 1947 yılından itibaren askeri ve 1948 yılından itibaren ekonomik yardımlar alan Türkiye’nin 1945-1950 yılları arasında reel GSMH’sinde istenilen büyüme sağlanamamıştır.

1950-1953 döneminde gerek tarımda gerekse sanayileşmede önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tarımın makineleşmesi, kredi imkanları ve tarım için belirlenen yüksek fiyat politikası ile birlikte iklimin elverişli olması, bu dönemde tarım üretimini artırmıştır. Aynı zamanda, yabancı sermaye girişini kolaylaştırıcı uygulamalar, para arzının artırılması, ithalatın sınırlandırılması ve dış krediler ile yardımlar sayesinde de hızlı bir gelişme gözlenmiştir. Bu dönemde, büyük kamu yatırımlarına ağırlık verilmiştir.

1954′den sonra plansız yatırımların yapılması nedeniyle artan ithalatın finansmanında, dış yardımlara paralel olarak döviz rezervlerinin kullanılması sonucu zorluklarla karşılaşılmıştır. Dış ticaret hadleri aleyhimize gelişirken, fiyatların hızla artması ile birlikte ekonomik büyüme geçen dört yıla göre aynı oranda olmamıştır.

Bankaların tarım ve sanayi sektörüne açtığı kredilerin yükseltilmesi yanında plansız yatırımların yapılması ve 1956 yılında Milli Koruma Kanunu’nun yeniden yürürlüğe konulması sonucunda, fiyatlar üzerinde suni bir baskı yaratılmış, enflasyon körüklenmiştir.

1958 yılında tekrar ekonomik istikrarı sağlamak için sıkı para ve maliye politikaları ve ihracatı teşvik tedbirleri gibi bir takım ekonomik tedbirler alındıysa da enflasyonist gidiş önlenememiştir.

Bu ekonomik koşullarda, siyasi bunalımla birlikte 1960 yılında yeni bir Anayasa hazırlanarak, uzun vadeli bir ekonomik planın yapılması çalışmalarına yeniden başlanmıştır. Bunun için ilk önce 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Ayrıca, 1958 yılında alınan istikrar önlemleri, 27 Mayıs 1960′dan sonra eskisinden daha sıkı bir biçimde uygulanmaya devam etmiştir. 1962 yılında ise, bir yıl süreli bir plan hazırlanmış ve planın başarılı olması üzerine, bundan sonra, beş yıllık planlar hazırlanmaya başlanmıştır.

1963-1967 yılları arasındaki Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile 1968-1972 yıllarını kapsayan İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ekonomik ve siyasi bunalımların sonunda istikrarlı bir büyüme hızı ve kalkınma sağlanması amacıyla 15 yıllık bir perspektif içinde hazırlanmıştır. Bu iki dönem içinde 10 adet yıllık program da uygulanmıştır. Bu 15 yıllık perspektif içinde başlıca hedefler şöyle sıralanabilir:

§ Yılda yüzde 7′lik bir büyüme sağlanması,

§ İstihdam sorunun çözümlenmesi,

§ Dış ödemeler dengesinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması,

§ Her alanda yeterli sayıda ve üstün nitelikli bilim adamı ve teknik eleman yetiştirilmesi,

§ Bu hedeflerin sosyal adalet ilkesiyle uyumlu bir biçimde sağlanması.

Bu hedefler çerçevesinde ele alınan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planının yürürlüğe konulmasıyla, ithal ikameci sanayileşme de yeni bir evreye girmiştir. Sıkı maliye ve para politikaları, kaynakların tam olarak kullanılmasına ve en iyi biçimde tahsisine engel olan enflasyonist ve deflasyonist eğilimlerin gelişmesini önleyecek biçimde tespit edilmiştir. Kamu yatırımlarının, vergiler, kamu teşebbüslerinin yaratacağı fonlar ve dış alemden sağlanacak kaynaklar gibi gerçek tasarruflarla finanse edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca, para ve kredi politikaları, özel sektör yatırımlarının gerçek kişi ve kurum tasarrufları ile finansmanını mümkün kılacak biçimde tespit edilmiştir.

Bu plan döneminde yatırımları ve ihracatı teşvik amacıyla bazı kanunlar çıkarılmıştır. Yatırımları teşvik amacıyla Gelir Vergisi Kanununa eklenen bazı maddelerle kalkınmada öncelikli yörelerde daha yüksek oranlarda yatırım indirimi uygulamasına başlanmış ve Vergi Usul Kanununa eklenen bir madde ile hızlandırılmış amortisman yöntemine geçilmiştir. Yatırımlarda kullanılacak hammadelerin ithalatını kolaylaştırıcı gümrük indirimleri gibi kolaylıklar sağlanmıştır. İhracatı teşvik için ise, ihracatta vergi iadesi uygulaması başlatılmıştır.

1968-1972 yılları arasında uygulaması gerçekleştirilen İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planını birinci plandan farkı çok kesimli olmasıdır. Tarım, madencilik, imalat sanayi, inşaat, hizmetler ve kamu kesimi tek tek ele alınırken, plan ulusal ve uluslararası kesim olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu planın amacı, Türk ekonomisinde hızlı bir gelişme sağlamak ve bu gelişmeyi sürekli hale getirmektir. Ayrıca, bu planın birinci plandan farklı olarak sanayi sektörüne özel bir önem verdiği görülmektedir. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planında sanayi sektörü, ekonomik büyüme için "sürükleyici sektör" konumuna geçmektedir.

Bu plan döneminde, bir taraftan "ithalat" yerine "yerli üretim" ikame edilirken, diğer taraftan "ara mallar" üretimi önem kazanmıştır. Ayrıca, vergi iadesi, döviz tahsislerine öncelik tanınması gibi ihracat teşviklerine önem verilmiş, ihracatçı birlikleri kurulmuştur

Her iki planda temel sektörlerin payları öngörülen yönde gelişmekle birlikte beklenenden daha düşük seviyede olmuştur. Yatırımların sektörlere dağılımına baktığımızda, ikinci planın imalat sanayi, ulaştırma ve turizm yatırımlarına ağırlık verdiği görülmektedir.

Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı 1973-1977 yıllarını kapsamakta ve onbeş yıllık uzun dönemli bir perspektifin üçüncü kısmını oluşturmaktadır. Türkiye ile AT arasında 1963 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşmasının 1 Ocak 1973 yılında kanuni olarak yürürlüğe girmesi ile birlikte gümrük indirimlerinin gerçekleşmesi ve geçen on yıllık dönem içinde ulaşılan sonuçlar ve karşılaşılan sorunlar, özellikle sanayide hedeflenen artış hızının gerçekleştirilememesi, belirli bir yapısal değişikliği zorunlu kılmıştır. Bu yüzden plan onbeş yıllık bir perspektif içerisinde değil, yeniden hazırlanan ve 22 yılı kapsayan yeni bir stratejinin ilk dilimi olarak hazırlanmıştır

Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plan döneminin belirgin niteliklerinden birisi, başta altyapı olmak üzere, ekonominin darboğazlara girmesidir. Bunun temelinde 1960-1973 döneminde kesintisiz büyümeyi sağlayan ithal ikameci stratejilerin bulunduğu görülmektedir. İthal ikameci politikalar dayanıksız tüketim mallarına (işlenmiş gıda ürünleri, tekstil gibi) yönelik olduğu sürece büyüme devam etmiş, fakat 1960′ların ortalarından itibaren ithal ikameci politikalar dayanıklı tüketim malları (taşıtlar, beyaz eşya…) ve ara mallar (çelik, rafine edilmiş ürünler, petrokimya ürünleri…) hedef alındığında elde edilen sonuçlar tatmin edici olmaktan uzak kalmıştır. Sınırlı iç piyasa ve ihracata yönelmedeki yetersizlik, sermaye yoğunluğu daha yüksek yatırımlardaki artış ve sınırlı kapasite kullanımları, büyüme hızının sürdürülmesini gittikçe daha yüksek maliyetli hale getirmiştir. 1973-1974 yılları arasında dört katına çıkan petrol fiyatları Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Ardarda gelen hükümetler, birinci petrol şokundan önce yavaşlama eğilimine giren ekonomik büyüme hızını artırmak için, en azından başlangıçta, genişletici politikalar izlemişlerdir. Kamu sektörü yatırımları hızla büyümüştür. Ancak, aynı dönemde tüketim sınırlanamadığından, bu politika, reel olarak yüzde 8 gibi bir büyüme sağlanmasına rağmen istikrarsızlığa sebep olmuştur.

1970′lerin sonuna doğru ulusal tasarruflar ve yatırımlar arasındaki uçurum genişlemiştir. İthalat, durgun ihracat karşısında hızla büyümüştür. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin dengesi çarpıcı bir şekilde bozulmuştur. Bunun sonucunda bütçe açığı büyümüş ve enflasyonda hızlı bir artış olmuştur. Cari işlemler dengesi önemli ölçüde açık vermiştir Bu açıklar özel yabancı sermaye ve rezervlerle finanse edilmiştir. Fakat bu finansman şekli, dış borçların artması, borçlanma yapısının bozulması ve konvertibl döviz rezervlerinin azalması şeklinde üç alanda kötüleşmeye neden olmuştur. Bu ekonomik dengesizlikler sonucunda 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları alınmıştır.

Sözkonusu istikrar programı ile, ihracatın ve döviz gelirlerinin artırılması, enflasyonun kontrol altına alınması ve ekonominin dışa açılarak uluslararası rekabet ortamına uygun dinamik bir yapıya kavuşturulması amaçlanmıştır.

İstikrar Programı ile öngörülen başlıca tedbirler şunlardır.

§ Döviz gelirlerini artırıcı tedbirler: İhraç ürünlerimize dış pazarlarda rekabet gücü kazandırılması ve ihracatta sanayi mamüllerinin payının artırılması amacıyla, yeni teşvikler uygulamaya konmuştur. İhracata yönelik üretimde kullanılacak girdilerin ithalatı gümrük vergisinden muaf tutulmuştur. T.C. Merkez Bankası nezdinde "İhracatı Teşvik Fonu" kurulmuş, teşvik belgesi alan ihracatçılara bu fondan kredi sağlanmıştır.

§ İthalatın libere edilmesine yönelik tedbirler: İthalatta alınan damga vergisinin oranı yüzde 25′den yüzde 1′e indirilmiştir. İthalatta alınan teminat oranları düşürülmüş ve tahsili konusunda bazı kolaylıklar sağlanmıştır.

§ Fiyat oluşumu ile ilgili tedbirler: Fiyat politikalarının, işgücü ve sermaye gibi temel üretim faktörlerinin fiyatının piyasa koşullarına göre belirlenmesine karar verilmiştir. Bu çerçevede fiyat denetimi ile ilgili komisyonun görevine son verilmiştir. Kamu kesiminin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatı yüzde 100-400 arasında artırılarak, temel malların kapsamı sınırlanmıştır. Gübre, kömür, elektrik, demir ve denizyolu "yük" taşımacılığı dışında kalan tüm mal ve hizmetlerin fiyatının ilgili kamu kuruluşu tarafından serbestçe saptanabilmesine imkan tanınmıştır.

§ Yabancı sermaye ile ilgili tedbirler: Yabancı Sermayeyi Teşvik Kararı (6224 sayılı) ve Çerçeve Kararnamesi doğrultusunda daha sonra çıkarılan kararlarla yabancı sermaye teşvik edilmiştir

§ Para politikası ile ilgili tedbirler: Faiz oranlarının piyasa koşullarına bırakılması ile faiz oranları hızla artmış, 1 Temmuz 1980 tarihinden sonra kredi faizleri ile vadeli tasarruf mevduatı faizleri tümüyle serbest bırakılmıştır. Bankalar sistemi aracılığı ile kaynak yaratılmaya başlanmasıyla kamu kesimi yerini özel sektöre bırakmaya başlamıştır. 1 Ocak 1981′de yürürlüğe giren yeni vergi düzenlemeleriyle gelir dilimleri yeniden düzenlenerek ücretli kesim üzerindeki vergi yükü azaltılmıştır. Sermaye ortaklıkları, kooperatifler ve vakıf gibi kuruluşlardan alınan vergilerde de yeni düzenlemeler yapılarak ortaklıkların pay sahiplerine dağıttıkları karlar üzerinden alınan vergi oranları azaltılmıştır. İhracata yönelik mal ve hizmetleri üretenler ve ihracatçılar için özel istisna ve bağışıklıklar getirilmiştir. Ek olarak, taşınmaz mal alım-satımıyla, dayanıklı tüketim mallarının alım-satım vergisi ve yıllık vergiler artırılmıştır

Türkiye, 1985 yılında GATT’ın Sübvansiyon Kodu Anlaşmasını imzalamış ve bu anlaşma gereğince de ihracatta doğrudan teşviklerin azaltılmasına başlanmıştır. İhracatta vergi iadesi oranları kademeli olarak indirilmeye başlanmış ve 1989 yılında vergi iadesi sistemine son verilmiştir.

Türkiye’ye döviz ithali tümüyle serbest bırakılmıştır. Türkiye’de yerleşik kişilerin döviz bulundurmaları, hesap açmaları, döviz satın almaları serbest bırakılmıştır. Kıymetli maden, taş ve eşyaların, dış ticaret rejimi esasları dahilinde, Türkiye’ye ithali ve ihracatı serbest bırakılmıştır.

Bu dönemde ithalat rejiminde önemli değişiklikler yapılmıştır. 1984 yılında I ve II sayılı Liberasyon Listeleri yürürlükten kaldırılmış ve tamamen yeni bir sisteme geçilmiştir. Yeni sistemde ithali yasak olan mallara "İthaline Müsaade Edilmeyen Mallar Listesi"nde yer verilirken, ithali izne tabi mallar "Müsaadeye Tabi Mallar Listesi"nde gösterilmiştir. Söz konusu listelerin dışında kalan malların ithali ise serbest bırakılmıştır. Ayrıca "Fona Tabi Mallar Listesi" açıklanmış ve bu listede yer alan malların ithali sırasında alınan fon tutarlarının Toplu Konut Fonu’na yatırılması öngörülmüştür. Daha sonraki dönemlerde ithali yasak mallar, uyuşturucu maddeler başta olmak üzere bir kaç kalemle sınırlandırılmıştır. Benzer şekilde Müsaadeye Tabi Mallar Listesi’nin kapsamı daraltılmış, 1990 yılında ise uygulamadan kaldırılmıştır. Ancak ithalatın yoğun şekilde desteklenmesi ile küçük çaplı yerli üreticiler ihrac malları ile yarışamamış ve üretimde gerileme olmuştur. Ayrıca ihracat artışı ekonomiyi iyice dışa bağımlı hale getirmiştir.

1978, 1979 ve 1980 yıllarında Paris’te OECD üyesi ülkeler ve Japonya ile imzalanan ertelemeler dış borç stokumuza ek yük getirmiş, bunun sonucunda 1982 yılında dış borç stoku 17.6 milyar dolara yükselmiştir. 1982 yılından itibaren dış borçlar devamlı artmış ve 1987 yılında 40.3 milyar dolara yükselmiştir. 1980 sonrası dönemde, kamu açıklarının Merkez Bankası kaynaklarıyla finanse edilmesinin enflasyon üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, genelde iç borçlanma yolu tercih edilmiştir. Özellikle 1984 yılından sonra iç borçlar giderek artış göstermiştir

1986-1989 döneminin ilk yarısında ekonomide canlılık, ikinci yarısında ise durgunluk görülmüştür. 1986 yılında iç talepteki artış, petrol fiyatlarındaki düşmenin yarattığı uygun uluslararası koşulların da katkısıyla, ekonominin hedeflenen uzun dönem büyüme hızının üzerinde büyümesine yol açmıştır. Bu süreç 1987 yılında da devam etmiş ve büyüme hızı yüzde 9,8 olarak gerçekleşmiştir. Ekonomik büyüme oranlarında görülen bu yükselme, özellikle kamu kesimi yatırım-tasarruf farkının artmasına neden olmuştur. Bu durum, piyasalarda arz-talep dengesizliklerine yol açarak enflasyon oranının yükselmesine neden olmuştur.

Ekonomideki dengesizlikleri gidermek amacıyla 1987 yılı sonunda kamu tarafından üretilen mal ve hizmetlerin fiyatları önemli ölçüde yükseltilmiş ve piyasalardaki dengenin yeniden kurulabilmesini sağlamak üzere Şubat 1988′de bir dizi önlemler alınmıştır. Bu önlemlerin amacı, Türk Lirası cinsinden tutulan tasarrufların çekiciliğini ve dolayısıyla Türk Lirasına olan talebi artırmak, ithalatı frenlemek, ihracatı tekrar canlandırmak ve kamu harcamalarını kısarak ekonomideki aşırı ısınmayı gidermek şeklinde özetlenebilir. Kamu açıklarını kısmak için kamu yatırımlarının azaltılması, özel kesimin üretim ve yatırım kararlarını da olumsuz etkilemiştir. Faizlerin yükselmesi ise finansman maliyetlerini artırıcı ve üretimi yavaşlatıcı bir etken olmuştur.

1988 yılına kadar bu politikaları başarıyla uygulayan Türkiye, mevcut kurulu kapasitesini artıramaması ve kısa ömürlü sermaye stokunu yenileyememesi nedeniyle dur-kalk diye tanımlanabilecek istikrarsız bir büyüme ortamına girmiştir. 1988 ve sonrasında, ödemeler dengesindeki olumlu gelişmeler dışında, işsizlik yüksek seviyesini korumuş, bütçe açıkları artmış ve buna paralel olarak fiyat artışları hızlanmıştır.

Ücretlerin yükselmesi, tarım ürünleri stoklarının artması, bütçeden yapılan transferlerin azalması ve bunun yanında artan faiz yükü, KİT’lerin borçlanma ihtiyacını artırmıştır. 1989 yılında iç borç stokunda 1988 yılına göre önemli bir artış olmuştur. 1989 yılında ihracat bir önceki yıla göre aynı seviyesini korumuş, ithalat ise yükselme eğilimini sürdürmüştür. Bu durum dış ticaret açığımızın artmasına neden olmuştur.

1989 yılında büyüme hızının düşük olması ile birlikte, tarım sektöründen elde edilen gelirdeki artış ve uygulanan bazı tedbirler sonucunda yüksek büyüme hızının yanısıra, aynı yıl Körfez Krizi’nin de etkisiyle Ekim 1990′da petrolün varilinin 15 dolardan 31 dolara çıkması, ithalatı önemli ölçüde artırmıştır. İç talepteki canlılık, 1990 yılında tüketici fiyatlarının, toptan eşya fiyatlarından daha hızlı artmasına neden olmuştur. . Diğer önemli bir özellik ise, bütçe açıklarının finansmanının dış borçlanmanın yanısıra yüksek düzeylerdeki iç borçlanma ile sağlanmış olmasıdır.

Körfez savaşının olumsuz etkileri sonucunda 1991 yılında büyüme hızında bir yavaşlama görülmüştür. . Körfez krizi Ortadoğu ülkelerine yapılan nakliye faaliyetlerini olumsuz etkilemiştir. Yoğun rezervasyon iptalleri sonucunda turizm sektörü durgunluğa itmiştir. Bu dönemde, bankaların kredi faiz oranlarını yükseltmeleri sonucunda kredi talebi ve kullandırılabilir miktarlar azalmıştır.

1990 yılında dış ticarette görülen olumsuz gelişmeler 1991′de tersine dönmüştür. Yıl içinde ekonomideki durgunluk nedeniyle iç piyasanın daralması ve döviz kurlarının bir önceki yıla göre daha hızlı yükselmesi, ihracatı sürekli uyarırken, aynı nedenlerle ithalatta önemli bir yavaşlama meydana gelmiştir. 1991 yılında ihracatımız 1990 yılına yükselirken ithalatımız ise gerilemiştir.

Bu gelişmelerden sonra 1992 yılında ekonomide iyileşme belirtileri görülmeye başlanmıştır. Haziran 1992′de toplanan Üçüncü İzmir İktisat Kongresi’nde de bu gelişmeler paralelinde Türkiye’nin 21. yüzyıla gelişmiş ilk onbeş ülke içinde girme hedefi ortaya konulmuştur. Bu hedefe ulaşmanın temelinin, demokrasiyle birlikte gelişen bir serbest pazar ekonomisi olduğu vurgulanarak dışa açılma politikasından hiçbir taviz vermeden, devletin ekonomiye müdahalesini asgariye indirmenin şart olduğu belirtilmiştir.

Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın dördüncü dilimi olan 1993 yılında program hedefi aşılmıştır. ulusal gelir reel olarak önemli ölçüde artmıştır1993 yılında ihracatımızda büyük bir artış gözlenmezken ithalatımızda önemli bir artış gerçekleşmiştir.

1990’lı yılları ekonomik açıdan istikrarsız bir havada geçiren Türkiye, bu dönemde 1994, 1999 ve 2001 yıllarında 3 büyük kriz yaşadı. Üç krizden özellikle 1994 ve 2001 yılı krizleri Türkiye’nin daha önce yaşadığı krizlerden farklıydı. Krizler bankacılık sektörünü vurdu ve çok sayıda banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamına alındı veya bankacılık faaliyetleri durduruldu. Son yapılan açıklamalara göre bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasının ekonomiye maliyeti 47,2 milyar doları buldu. Türkiye Emlak Bankası, Türk Ticaret Bankası (Türkbank), Demirbank, Pamukbank gibi büyük bankalar krize yenik düştüler. Emlakbank, Demirbank ve Türkbank gibi bankalar tarih oldular. Bu durum karşısında Türkiye, yılların uygulamalarını ters yüz eden radikal reformlar yapmak zorunda kaldı. Bankacılık sektöründeki çürükler ayıklandı, bu alanda sıkı denetim geldi. Bankacılık, Hazine denetiminden çıkarıldı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) oluşturuldu. Birçok alanda kurullar meydana getirildi, ülke neredeyse kurullar cenneti haline dönüştürüldü. Bağımsız kurullar yoluyla ekonomi siyasetten koparılmak istendi. Sermaye Piyasası Kurulu 1980’lerde, Rekabet Kurulu 1990’larda kurulmuştu. Yapısal reformlarla ekonomideki önemli alanların denetimi kurullara bırakıldı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Tütün Kurulu, Şeker Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurulu, Telekomünikasyon Kurulu oluşturuldu. Bunların karşılığında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye 35 milyar dolarlık kaynak tahsisi yapıldı. 2001 Şubat krizinin maliyeti 50-55 milyar dolar olarak hesaplansa da, kriz Türk ekonomisinde köklü değişikliklere sebep oldu. Tarımda destekleme alımları terkedildi, doğrudan gelir desteği başladı. Sorunlu bankalar Fon’a devredildi, sermayeler güçlendirildi, birleşmeler yaşandı (Garanti-Osmanlı birleşmesi) ve bu alana yabancı sermaye (Demirbank’ı alan HSBC gibi) girdi. Kamuda ücret artışları başta olmak üzere birçok alanda geçmiş değil, gelecek enflasyon baz alınmaya başladı.

      Bu gün  özel sektör dahil olmak üzere 137,9 milyar dolar dış borç (Haziran 2003), 129,8 milyar dolarlık iç borç stoku (Eylül 2003) en önemli ekonomik sorun olarak görülse de, krizin bütün ağırlığına rağmen Türkiye borç ödeme sorunu yaşamadı. 2001 yılında yüzde 9,5 oranında küçülen ekonomi, 2002 yılında yüzde 7,8 gibi çok yüksek bir oranda büyüdü. Bu yıl büyümenin yüzde 5’i geçmesi, gelecek yıl da yüzde 5 büyüme olması bekleniyor. 1970’li yılların ikinci yarısından bu yana Türkiye’nin en büyük dertlerinden biri olan enflasyonda, son dönemde önemli başarılar elde edildi. En son 3 Ekim 2003’de açıklanan Eylül ayı enflasyon rakamlarına göre, yıllık enflasyon (toptan eşya fiyatları-TEFE bazında) yüzde 19.1 ile son 27 yılın en düşük düzeyine indi. Yine Türkiye’nin önemli sorunlarından faiz oranlarında önemli aşamalar kaydedildi. En son 20 Ekim 2003’de yapılan 91 gün vadeli referans bono ihalesinde ortaya çıkan yüzde 23,8’lik yıllık basit faiz, 1985 yılı Mayıs ayından (son 18 yılın) bu yana kaydedilen en düşük faiz oranı oldu. Türk Lirası önemli ölçüde değer kazandı. Merkez Bankası kurlarına göre, 19 Ekim 2001’de 1 ABD Doları 1 milyon 644 bin 837 liraydı, 2002 yılı dolar kur ortalaması 1 milyon 503 bin liraydı. Aradan geçen 2 yıllık süreye rağmen, 24 Ekim 2003 tarihi itibarıyla Merkez Bankası kuruyla dolar 1 milyon 486 bin 458 lira düzeyine indi. 2003 yılı ortalama dolar kurunun 1 milyon 500 bin (2002’den daha az), 2004 yılı ortalama dolar kurunun ise 1 milyon 604 bin lira olması bekleniyor.
       Gelişmeler Türkiye’nin 2004 yılında yüzde 12’lik enflasyon ve yüzde 5 büyüme oranını tutturacağını gösteriyor.

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE EKONOMİYE GENEL BAKIŞ VE EKONOMİK SİSTEMİN TEMEL KURUMLARI(özet)

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE EKONOMİYE GENEL BAKIŞ VE EKONOMİK SİSTEMİN TEMEL KURUMLARI(özet)

Cumhuriyet ilk kurulduğunda osmanlıdan çok kötü durumda bir ekonomi ve pek çok dış borç devralmıştı. Bunun altından kalkabilmek için devlet tüm üretimi kendi yapmak durumundaydı. Öncelikle bankalar kurularak halkın parası buralarda toplanmış bunlar yatırımlarda kullanılarak devlete maddi kaynak sağlamıştır. Tüm üretim devlet eliyle yapılmaktaydı.Ekonomi tamamen içe dönmüş yerli malı kullanımı teşvik edilmişti. Halk üretime organize olmayan ilkel yöntemlerle katkı sağlayabiliyordu. Bu dönemin üretimi sadece temel ihtiyaçlarala sınırlı kalmıştır.Bu yıllarda ekonominin temel kurumları bankalar ve devlet idi.

Çok partili döneme geçilmesi ile birlikte ekonomi dışa açılmaya başladı. İhraç malları piyasada rekabet yarattı. Ve dış borç alınmaya başlandı.Ancak bu dış borçların kullanım alanları sınırlandırıldığı için dış kaynaklar ekonomimizi dışa bağımlı hale getirme politikalarını uygulamaya başladılar.Alınan borç sanayide kullanılamadığından üretime katkısı olamadı. Bu dönem belirli kesimin sermaye biriktirmesi mümkün oldu ve bunlar dış ortakla birtakım sanayi yatırımlarına başladılar. Yerli malı kullanma stratejisinden vaz geçildi.Bu dönemde ekonominin kurumları bankalar ve dış ortaklı firmalar, dış borçlar ile yerli sermayenin fabrikaları idi.

70 lerde ülke ekonomisi iyice geriledi. Dış borç alınamayınca ekonomide çöküş yaşandı.Bu dönemlerde ülke içine yabancı malların girişinde yüksek gümrük oranları uygulanmaktaydı. Özal döneminde bu gümrük kısıtları kaldırıldı, ihracat ve döviz bulundurma serbest bırakıldı. Bu dönemde yurt dışı kaynaklı mallar ülke pazarını ele geçirdi. Küçük ölçekli yerli işletmeler bu mallarla rekabet edemedikleri için battı. Üretim azalınca ithalat yapılamdı ve ihracat –ithalat dengesizliği ekonomiyi kötüye götürdü. Dış borç kullanımı arttı. Halk bu dönemde tüketime alıştı lüks alların tüketimi çoğaldı. Tüketim toplumu yaratıldı. Bu dönemde ekonominin kurumları ihracat yapan firmalar oldu.

Bu dönemde ihracata katılabilen yerli sermaye sahipleri sermaye birkimi yaparak sanyinin gelişimini destekledi. İş gücü ucuz olduğu için genelde dış kaynaklı ve montaj sanayine dayalı ürünlerin ithalatıda yapılmaya başlandı.

Günümüzde halk tamamen tüketim toplumu durumunda. Üretim var ama banka kredileri ve kredi kartları sayesinde insanlar kazandıklarından fazlasını harcıyorlar. Ve buda ekonomide kriz yaşanmasına sebep oluyor. Artık halkın alım gücü iyice düştü. Bu durumda alışveriş olmayınca fiyatlar aşağı indi ve enflasyon azaldı . Ancak bu enflasyonun azalmasının sebebi ekonomik gelişme değil alım gücünün düşmesi, tüketimin durması. Ekonominin kurumları bu gün özel bankalar , Devlet(bddk, merkez bankası, maliye bakanlığı) , tüsiad, ımf ve dünya bankası , işveren kuruluşlar, sendikalar dır.

Personel Yönetimi’nden İnsan Kaynakları Yönetimine

Personel Yönetimi’nden İnsan Kaynakları Yönetimine

Personel Yönetimi, işletmelerde işe alma, işten çıkarma ve personel kayıtlarının tutulması gibi işlemleri ifade etmekteydi. Bu şekliyle personel yönetimi, az sayıda işlevi kapsamakla birlikte; örgütlerde stratejik bir role de sahip değildi. Daha çok personel işlevlerini yerine getirmekte, örgütsel kararlarda herhangi bir görev üstlenmemekteydi. 1970′lerin sonları ve 1980′lerin başlarında insan kaynakları yönetimi kavramının ifadelendirilmesi içeriğinin belirsizliği nedeniyle oldukça zor olmuştur. İnsan Kaynakları Yönetimi kavramı, önceleri yeni bir anlam katılmadan sadece personel yönetimi kavramının yerine kullanılmıştır. (Selamoğlu, 1998, s.571)

Çalışanlar hakkında kayıt tutma faaliyeti olarak görülüp personelin ücreti, yan ödemeleri, sigorta kesenekleri, izinler, raporlu olduğu gün sayısı, işe devamsızlık ve geç kalma gibi konularda kayıt tutmadan öteye gitmeyen Personel Yönetimi, (Yüksel, 1998, s.9) günün şartlarına ve değişimine ayak uydurmada yetersiz kalmıştır. Dolayısıyla işgücünün yapısal değişimine de hizmet verebilecek yeni personel politikalarının oluşturulması gerekliliği ortaya çıkmıştır. İşletmelerin çevrelerinde ve içlerinde meydana gelen bu değişiklikler, çalışanların yönetimim ile ilgili sorunlarda geleneksel personel yönetimi kavramlarının yetersiz kalması ve insan kaynakları adı altında yeni bir dizi kavramların ortaya çıkmasına neden olmuştur. (Baysal, 1993, s.64) Bu gelişmelerle örgütlerde, geleneksel personel yönetiminden, modern personel yönetimine yani insan kaynakları yönetimine geçiş yaşanmıştır. Bu geçiş sürecinde işletmelerin ölçeğinin de etkili olduğu gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Özellikle büyük ölçekli işletmelerde bu geçişin başarılı bir şekilde yaşandığı söylenebilir. Küçük ve orta ölçekli (KOBİ) işletmelerde özellikle küçük aile işletmelerinde işgücünün eğitim ve geliştirilmesi ve insan kaynakları yönetiminin diğer fonksiyonlarının yerleşmesi zaman alacaktır Bu nedenle büyük işletmelerde personel yönetiminden insan kaynakları yönetimine geçiş felsefesinin uygulama ile örtüştüğü görülürken; küçük ve orta ölçekli işletmelerde ise bu geçişin sadece görüntüyle sınırlı kaldığı, ancak uygulamaya yansımadığı söylenebilir.

Zaman zaman, İnsan kaynakları yönetimi ile personel yönetimi kavramlarının kullanımında eşanlamlı telaffuz edilmesine karşın; uygulamada aralarında önemli farklar bulunduğunu söylemek mümkündür. İnsan kaynakları yönetimi işletme stratejisinin belirlenmesi, uygulanması ve denetlenmesi (Werther-Davis 1993, s.27) gibi konularda işlevde bulunmasına karşılık personel yönetimi, sadece bireye ait bir takım işlemlerin yapıldığı bir birim olmaktan ileri gidememiştir. (Tokol, 2001, s209) Yapılan araştırmalar sonucunda insan faktörünün işletmelerde özellikle verimlilik konusunda öneminin anlaşılması ve bu konunun gelişmesi personel yönetimi disiplinini insan kaynağı disiplinine dönüştürmüştür. (Seymen, s.593)

Tablo-1İnsan Kaynakları Yönetimi ve Personel Yönetimi Arasındaki Farklar

Konular

Personel Yönetimi

İnsan Kaynakları Yönetimi

Çalışanlarla İlişkiler

Muhalefetçi

Geliştirici ve İşbirliği içinde

Oryantasyon

Zaman zaman tepkisel

İş odaklı

Organizasyon

Ayrı bir fonksiyon

Birleşik bir fonksiyon

Müşteri

Yönetim

Yönetim ve çalışanlar

Değerler

Emir-eşlik uyumu

Müşteri ve problem odaklı

Uzmanların Rolü

Düzenleyici ve kayıt tutucu

Problemleri anlayıp uygun çözüm üreten

Genel Çıktı

Bölümsel düşünce ve hareket

Farklı düzeydeki insan kaynaklarını işletmenin gereksinimlarıyla birleştirme

 

Kaynak: Serpil Aytaç, <I>İnsan Kaynakları Yönetimi’nde Kariyer Anlayışı ve Bir Uygulama</I>, Yayınlanmamış Doçentlik Tezi, 1996, s.11.

Her ne kadar her iki kavram birbirinin yerine kullanılmakta olsa da aralarında önemli derecede farkların bulunduğu görülmektedir. Tablo da personel yönetiminin dayanağını çalışanlarla muhalefetçi yaklaşım, emir-eşlik uyumu gibi geleneksel yaklaşımlar oluştururken; insan kaynakları yönetiminde eğitim-geliştirme, iş odaklı ve problem odaklı yaklaşım gibi birtakım modern yönetim kavramlarının var olduğu görülmektedir.

Personel yönetiminde yönetimin uygulamaları prosedürlere bağlı iken, İnsan Kaynakları Yönetimi’nde esnek ve örgütün gereksinimlerine endeksli bir anlayış geçerlidir. Diğer yandan personel yönetimde karar alma süreci oldukça yavaş işlerken, İnsan Kaynakları Yönetiminde hızlı işlediği görülmektedir. (Storey-Sisson, 1993, s.16)

Görüldüğü üzere personel yönetimi ile insan kaynakları yönetimi yaklaşımı arasında önemli farklar mevcuttur. Bu noktada, örgütteki bireye verilen değer, örgütün misyonu ve vizyonu gibi örgütsel kültür gibi pek çok yeni yaklaşım personel yönetiminden insan kaynakları yönetime geçişi ifade eden yenilikler olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla personel yönetiminin sadece personelin örgütle ilgili işlemlerinin dikkate alındığı yapısından farklılaşma yaşanarak, bireyin her türlü problemi, eğitimi, geliştirilmesi ve kariyer planlamasını yapılması gibi pek çok örgütsel stratejilerin uygulanmaya başlandığı modern personel yönetimine (insan kaynakları yönetimine) geçilmiştir. Artık personel yönetimi sadece personel departmanı ile sınırlı kalmamakta tüm organizasyon kademeleri ile koordinasyon içinde olan bir yapıya bürünmektedir.

Sonuç

Klasik personel yönetiminin son yıllarda şekil ve içerik değiştirerek, İnsan kaynakları yönetimine dönüştüğüne tanık olunmaktadır. Personel yönetimi, insan kaynakları yönetiminin gelişimi ile farklı bir boyut kazanmıştır. İşletmedeki personel politikalarının yerini eğitim ve geliştirmenin yer aldığı, stratejik konuma sahip bir yapı almıştır. Ancak personel yönetiminden insan kaynakları yönetimine dönüşümünde işletme ölçeğinin de önemli olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Özellikle aile işletmeleri ve küçük ölçekli işletmelerde personel yönetimi uygulamalarının devam edeceği görülmektedir. Bu yönüyle tam anlamıyla personel yönetimden insan kaynakları yönetimine geçildiğini söylemek zordur.

İnsan kaynakları yönetimi pek çok stratejik misyon ve vizyonu temsil etmekle birlikte, klasik personel yönetiminin dar kalan idari fonksiyonlarının da genişlemesine yol açmıştır. Bu yönüyle günümüzdeki insan kaynakları yönetiminin işletmelerde önemli bir görevi yerine getirdiğini söylemek mümkündür. Sonuç olarak, insan kaynakları yönetimi, işletmenin personel seçimi, eğitim ve geliştirmesi gibi modern yönetim aktiviteleri ile geleneksel personel yönetimi stratejilerinin bütünleştiği bir yönetim anlayışı olarak personel yönetiminin gelişmiş bir versiyonu olarak uygulamaya geçmiştir.

KAYNAKLAR

Acar, Nesime; <I>İnsan Kaynakları Yönetimi</I>, MPM Yayını, Ankara, 1999.

Aytaç, Serpil; <I>İnsan Kaynakları Yönetimi’nde Kariyer Anlayışı ve Bir Uygulama</I>, Yayınlanmamış Doçentlik Tezi, 1996.

Armstrong, Michael; <I>Human Resources Management Strategy&Action,</I> Clays Ltd., 1992.

Bozkurt, Veysel; <I>Enformasyon Toplumu ve Türkiye,</I> Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Büyükuslu, Ali Rıza;<I> “Sendikalar Küreselleşmeye Dayanabilir mi?”</I> , <I>İktisat Dergisi</I>, Mayıs 98.

Büyükuslu, Ali Rıza, <I>"Türkiye’de İnsan Kaynakları Yönetimi ve Gelişimine Kritik Bir Yaklaşım</I>", MESS Mercek Dergisi, Ekim 1998.

Ekin, Nusret; “<I>Çalışma Yaşamında Dönüşüm”</I>, <I>MESS Mercek,</I> İstanbul, Ocak 1998.

Keser, Aşkın, "<I>Küreselleşme Sürecinin Sendikal Hareket Üzerindeki Etkisi</I>", <I>U.Ü.İ.İ.B.F.Dergisi,</I> Cilt 17, Sayı 3, http://iktisat.uludag.edu.tr /dergi, Ekim, 1999.

Kurtulmuş, Numan, <I>Sanayi Ötesi Dönüşüm,</I> İz Yayıncılık, 1996.

Seymen Recep, Personel Yönetimi’nden İnsan Kaynağı Yönetimi’ne, <I>Prof.Dr. Metin Kutal’a Armağan,</I> TÜHİS Yayını, Ankara, 1998.

Selamoğlu, Ahmet; "<I>İnsan Kaynakları Yönetimi ve Endüstri İlişkilerinin Zenginliği</I>", <I>TİSK İşveren Dergisi</I>, Sayı:10, Temmuz 2000.

Selamoğlu, Ahmet; İnsan Kaynakları Yönetiminin Gelişimi, <I>Prof.Dr.Metin Kutal’a Armağan,</I> TÜHİS Yayını, 1998.

Storey, John ve Sisson, Keith; <I>Managing Human Resources and Industrial Relations</I>, Open University Press, 1993.

Tokol, Aysen; <I>Endüstri İlişkileri ve Yeni Gelişmeler</I>, VİPAŞ, 2001.

Yorgun, Sayım; “<I>Küreselleşme Sürecinde Sendikalar”</I>, <I>MESS Mercek,</I> Ekim 1998.

Yüksel, Öznur; İnsan Kaynakları YönetimiGazi Üniversitesi Yayını, 1997.

Yönetim ve Üretim Modellerindeki Değişimler

Yönetim ve Üretim Modellerindeki Değişimler

Teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve rekabet gibi kavramlar, yönetim ve üretim modellerinde önemli değişikliklere yol açmıştır. Özellikle teknolojik gelişmeler, üretim modelinde önemli değişikliğe imkan tanımıştır. Fordist üretim modeli olarak bilinen kitle üretimi, teknolojinin sunduğu imkanlarla "esnek" üretime dönüşmüştür. Daha kısa süre daha ucuza standartlaşmış ürünün aksine müşterilerin istek ve taleplerine uygun üretim gerçekleştirilebilmektedir. Yine bununla birlikte işin örgütlenmesinde ve istihdam şekillerinde meydana gelen değişiklikler (işgücü açısından, zaman ve mekan kavramının değer yitirmesi) gerek üretimin gerekse yönetimin farklılaşmasını zorlamaktadır. Bu noktada klasik yönetim anlayışının bireyin yönetiminde başarılı olması beklenemez. Dolayısıyla üretim ve yönetim alanındaki değişimler yepyeni modellerin gelişmesine yol açmıştır.

Bu gelişmeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde pek çok faktörün kendi aralarında birbirleri ile etkileşim içerisinde oldukları ve her birisinin önemli düzeyde "İnsan Kaynakları Yönetimi"nin gelişiminde katkılarının olduğunu görmek mümkün olacaktır.

İşgücünün Yapısal Değişimi

İşgücünün Yapısal Değişimi

Teknolojik gelişmelere bağlı olarak 1970′li yıllardan itibaren işgücünün yapısında da değişimin ve gelişimin yaşandığını söylemek mümkündür. Özellikle "mavi yakalı" işgücü olarak nitelendirdiğimiz beden gücüne dayalı çalışma kompozisyonuna sahip işgücünden; daha çok zihni çalışma potansiyelini kullanan "beyaz yakalı" bilgi işçisine (kogniterya) doğru bir dönüşüm yaşanmıştır. Bilgi ve hizmet işçilerinin oranı gelişmiş ülkelerde toplam işgücünün, dörtte üçünü rahatlıkla oluşturur hale gelmiştir. (Bozkurt, 2000, s.26) Bu yönüyle, beyaz yakalı kesimde hem çıktının ölçülüp değerlendirilmesi zordur, hem de (ve verimliliğin) arttırılması için daha gelişmiş ve sofistike "insan kaynakları" uygulamalarına ihtiyaç duyulmaktadır. (Acar,1999,s.8) Bu noktada insan gücünün farklılaşan yapısı, mevcut yönetim modelleri değişen yapıda etkili olamamış ve insan odaklı yeni bir yönetim modellerinin gelişmesini sağlamıştır.